19 Ocak 2018 Cuma - 22:09:33

SON DAKİKA

DÜZTABANLAR POLİS OLAMAZ! -1-

YAVUZ ELBİRLER

14 Ağustos 2016 Pazar | 586 Okunma
Bu yazı, 1974 yılında Polis Kolejine giren ve şimdi emekli olan bir Emniyet Müdürü arkadaşımızın anılarından alınmıştır.
***
Bizim zamanımızda; Polis Kolejine girebilmek için, Türkiye bir kaç bölgeye ayrılır, o bölgelerin merkez şehirlerinde, ilk yazılı test imtihanı yapılırdı.
1974 yılında, ben de, Konya merkezde yapılan yazılı sınavına katılmıştım.
Epey bir süre geçtikten sonra, bir bekçi, elinde sarı bir zarfla gelip, "Polis Kolejinin yazılı sınavını kazandığımı," rahmetli babamın bakkal dükkânında müjdelemişti.
Koleje girebilmek için, Yazılı testi geçmek yetmiyordu. Onun kadar, hatta ondan daha da önemli olan; Ankara'da, o zamanlar Anıttepe'de bulunan Polis Koleji binasında yapılan sözlü mülakattı…
ÜÇ-BEŞ YIL ÖNCE…
Şimdi bu dünyadan göçüp gitmiş olan, rahmetli babam;
"Okursan, Kuran Kursuna gönderir 'Hafız' yaparım, onun ötesine hiç karışmam, çalışır adam olursun," demişti. Karşı dükkân komşusu Rifat amca da;
"Eşşek kadar olmuşsun! Daha ne okuluymuş… Okuyacak adam; bokundan belli olur, sen kim, okumak kim?" diyerek babamı desteklemişti…
Oysa, Ortaokul birinci sınıf karnemi alınca, koştura koştura, ayaklarım kıçıma değecek şekilde babamın dükkanına koşmuş, karnemi göstermiştim.
Karnelerini getiren çocukları, anne ve babaları şapur şupur öpüyor, hediyeler alıyorlardı.
Bakalım bana ne alacaklardı?
Karnemde dört dersten ikmale kaldığımın ne anlama geldiğini bilmeden…
MAYMUN, MAYMUN!
Annemin desteği ve sayesinde, tekrar ortaokula yazılıp, okumaya başlamıştım.
Babam da kendine göre haklıydı. Çocuk yaşta babasını kaybettiğinden, yetim büyümüş, okul yüzü falan görmemişti. Ayakta nasıl durulduğunu, Kendi başına öğrenmeye çabalıyordu. Tek şansı, annemi kaçırarak evlenmiş olmasıydı.
Annem; inek besler, sütünü satar, bahçeye her çeşit sebzeyi, meyveyi eker dikerdi. Nasıl becerirdi bilmem, boşa çıktığında, eline ‘oya'sını alır, örmeye başlar, bitirince onları da satardı. Annem, gerçekten süper bir insandı. Evimiz, şehrin en dışında olduğundan, çeşme suyumuz yoktu. Mahalle çeşmesinden, alüminyum güğümlere doldurup, eve götürürdük. Bazen ben de su taşımaya yardım etmek isterdim. O kadar ağır gelirlerdi ki, kollarımız sünerdi. Bazen aklıma takılır; kollarım hafif uzundur, acaba o günlerin hatırası mıdır, diye… Kolejde az dalga geçmediler hani; "Maymun, maymun…"
O zamanlar, tüp gaz olsa bile, bizde yoktu. Annemin iki çalı ocağı vardı, biri mutfağın dibinde, diğeri bahçede. Yemek yapacağında, su ısıtacağında, topladığı çalı çırpıları, bu ocaklarda yakardı. Çeşit çeşit bulgur pilavları pişirirdi. Mercimekli, patatesli, sade, domatesli… En çok mercimeklisini severdim. Onu pek sık yapmazdı, ne bileyim belki de ondandır. Biraz zenginleşince, gaz ocağı almıştık. İçine gazyağını doldurur, pompalardık. Kış günleri çalı çırpı bulmak zorlaştığında, büyük rahatlıktı. Sanırım zenginlik, güzel bir şey olmalıydı... Gaz ocağının tek kötü tarafı, içine hava basmak için fıssık fıssık yaptırdığımız pistonu iki parmağımız arasında tutarken, derilerimizi sıyırmasıydı. Buraları çok kötü acı verirdi.
Deterjan diye bir şey bilmezdik. Varsa da, bizim haberimiz yoktu. Bahçemizin kenarından akan, bahçe sınırımızı çizen, kanalizasyon sularının da içine verildiği, küçücük bir dere vardı. Suları temiz aktığı zaman, annem yıkanacak çamaşırları alır, devamlı dere kenarında duran, üzeri nispeten düz bir taşın üzerinde, ağaçtan yapılmış tokucu vura vura kirlerini çıkarmaya çalışırdı. Çamaşırları, ellerimizde bükerek sıkardık. Avuçlarımızın içi acıdan kızarırdı. Sonraları çamaşır leğeni aldık, Arap sabunu aldık, sosyeteye katıldık!..
FOSSUK FOSSUK!
Karaman'dan dışarı çıkmamıştım.
Bulgurhanede hamal olarak çalışırken, işyerine gidiş gelişlerde bindiğimiz at arabasının haricinde, arabaya da binmemiştim.
At arabasına bindiğimizde, arabadan aşağı sarkıttığımız ayaklarımız, tekerlere sürtmesin diye, ya iki tekerin arasındaki boşluk yeri, ya da arabanın en arkasını kapmaya çalışırdık. Bizden önce binenler, hemen oralara el koyar, bize hava atarlardı. Arabanın arkasına oturmanın tek kötü yanı, arabacı atı hızlandırmak için kırbacı şahlandırdığında, kırbacın ucunun bize de vurmasıydı. En konforlu yerler, yanlardı…
Kolej imtihanları sayesinde, ilk otobüse, Konya'ya gidip gelirken binmiştim.
O zamanlar havalı Magiruslara binmek modaydı. Konya ile Karaman'ı birbirine bağlayan yol; stabilize dedikleri, sıkılaştırılmış toprak ve taşlardan yapılmıştı. Otobüsler, arabalar geçti mi, kocaman bir toz bulutu oluşurdu. Bu otobüsler, yollardaki çukurlara girip çıktıkça, fossuk fossuk diye sesler çıkarır, bizler de koltuklarımızdan hoplardık.
Çok hoşuma gitmişti. "Neden daha fazla çukur olmaz!" diye hayıflanmıştım…
Karaman'dan Ankara'ya, otobüsle tek başıma gitmiştim.
Üzerimde, ortaokula başlarken aldığımız, ince beyaz çizgili, yeşil takım elbisem vardı. Kumaşı çok sağlamdı. Hiç bi yerinde delik bile açılmamıştı. Bu gidişle bütün okulları bununla bitirirdim de, kolları kısa gelmeye başlamıştı. Aslında onun bir hatası yoktu, benim boyum uzuyordu… Bileklerimle dirseklerimin tam ortasında kalıyordu… Hiç ütü yüzü görmeden geçip gitti koskoca takım elbisem!.. Bi ütümüz olsaydı…
Oysa ayağımdaki iskarpin ayakkabılar bana hiç sorun çıkarmamışlardı. Eskiyen yerleri olursa, hemen tamirciye götürür, bir güzel yama yaptırırdık. Bu ayakkabılarımı gören insanlardan pek çoğunun kıskandıklarını bilirdim. Yamalı falandı ama gerçek deriden yapılmıştı. Kolay mı öyle? Köseleden yapılmış ayakkabı alıp da, giyeceksin! Kaç gün amelelik yapmak lazımdı kim bilir?
Ben, şansımdan, hiç para ödemeden sahip olmuştum.
Bu ayakkabılar kendiliğinden gelmişti.
"Kendiliğinden ayakkabı mı gelirmiş!" diye bilmeyenler olabilir. Oluyor işte, oluyor! Hem de bal gibi oluyor! Kanıtlaması mesele değil de… Anlatayım, nasıl olabileceğini görelim o zaman!..
ZAYIF ALIRSAN ÜZÜLME!
Ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. Ders notlarım çok iyiydi. Fen bilgisi veya fizik dersimize, Vahap Aldemir adında bir öğretmen girerdi. Genç, bekâr, idealistti. Dersi güzelce bi anlatır, sonra da baştan sona anlattıklarını defterlerimize birer birer yazdırır, yazarken parmaklarımıza ağrılar girerdi. Anlattığı konuların kafamıza iyice girmesi için elinden gelen her şeyi yapardı. Onun dersinden de hep pekiyi alırdım.
İki gün önce yazılı yapmıştı. Yazılı notlarımızı okuması on, on beş gün sürerdi.
O gün de, dersini anlattı, yazdırmaya başladı.
Yazdırırken, sıraların arasında dolaşır durur, yazıp yazmadığımızın kontrolünü de yapardı.
Benim sıramın yanında durdu. Sustu. Bir hayli öylece kaldı. Elimiz kalemde, tetik de bekliyoruz… Elinin birini, ayakta dikildiği yerden omuzuma koydu. Sonra, omuzumu hafifçe, dostça sarstı;
- Cumartesi günü boş musun, işin var mı? Diye sordu.
Hemen ayağa kalktım;
- Boşum, öğretmenim! Dedim.
- Benim oturduğum evin yerini biliyor musun? Diye sordu.
Bizim evle, okulun tam ortasına denk gelen bir yerde, yeşil boyalı bir dairede, kiracıydı. Bekardı. Beden eğitimi dersimize giren, bekâr başka bir öğretmenle birlikte oturuyordu. Gelip giderken görürdük. Zemin kat dedikleri, toprak üstündeki ilk daireydi.
- Biliyorum öğretmenim! Dedim.
- Cumartesi günü, saat iki buçukta gelebilir misin? Biraz işim var da… dedi.
- Başım üstüne öğretmenim, dedim.
Oturdum. Tekrar yazdırmaya başladı…
Ders bitip teneffüs olunca, arkadaşlar çevremi sardılar. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı;
- Bu hoca seni niye çağırdı biliyor musun?
- Yooo! Nereden bileyim!
- Seni çağırsa çağırsa, neden çağırır bilir misin?
- Nereden bileyim yaaa!
- Yazılı imtihan olmuştuk ya!
- Eeee?
- Diğer sınıfların da hepsini yazılı yapmış…
- Eeee!
- Hocanın evi şimdi yazılı kâğıdı doludur. Okuyup, notunu vermesi lazım!
- Eeee?
- Bu kadar çok yazılı kâğıdını, imkânsız okuyup bitiremez!
- Eeee?
- Sen çalışkan olduğundan… Yazılıları sana okutturup, not verdirtecek!
- Olur mu öyle şey ya?
- Olur olur! Benim kâğıdı eğer sen okursan, biraz torpil yaparsın artık!
- Neden yapayım ki?
- Arkadaşız ya!
- Yok öyle yağma! Herkesin hakkı neyse o! Kendime bile torpil yapmam!..
Bu konu üzerinde o kadar çok konuşmuştuk ki, ben kendim de ‘yazılıları okumak için' çağırdığına inanmaya başlamıştım artık. Hiç kimseye taviz vermiyordum;
- Ne hak ettiyseniz onu veririm! Benden kütük işlemez!
Bazılarına moral de veriyordum;
- Zayıf alırsan üzülme! Bir daha ki imtihanda kurtarırsın!.. Ben de ‘iyi' aldığım zaman hiç canımı sıkmıyom, çok çalışıp ‘pekiyi' yapıyom!..
Kendimi basbayağı öğretmen gibi görmeye başlamıştım. Nasıl bir ruh halim vardı, anlatılması imkânsız! Ciddi, ceketimin düğmeleri kapalı, kafa dimdik, doğru düzgün gülmeyen, birisi bi şey sorduğunda lafı uzatmayan… "Sana bunu nasıl anlatsam bilmem ki!" havalarında…
Cumartesi günü tatil olduğu halde, yeşil takım elbisemi giymiş, kravatım takılı şekilde, tam saat iki buçukta, kapısına işaret parmağımı bükerek arka çıkıntısı ile vurmuştum. Heyecanım oldukça yüksekti.
İçerden; "kim o?" diye sorduğu zaman, "Hocam ben geldim. Yapacağım bir iş için çağırmıştınız ya!" diye cevap verecektim. Bunları defalarca düşünüp, kafamdan provalarını yapmıştım.
İçeriden, "Kim o?" diye bi ses gelmesini beklerken, Beden eğitim dersimize giren öğretmenimiz kapıyı açtı. Kafasını sallayarak;
"Ne var? Niye geldin bakayım? "diye sordu.
Kısa bir şaşkınlık geçirdim. Bu da nereden çıkmıştı!..
- Hocam, beni Vahap öğretmenimiz çağırmıştı, diyebildim…
Arkasına döndü,
- Vahaaap! Bir öğrenci gelmiş, senin çağırdığını söylüyor, diye bağırdı.
Kapıyı yarı açık bırakıp içeri gitti. İçerden hemencecik Vahap hocam geldi.
- Hoş geldin, dedi.
Yüzü gülümsüyordu. Yarım açık olan kapıyı, biraz daha açtı.
-Ayakkabılarını çıkar da içeri gir! Dedi.
Biraz bozuldum açıkçası... Elbette ayakkabılarımı çıkaracaktım! Ben gâvur muyum ki, ayakkabılarla içeri gireyim!
Gâvurlar için öyle derlerdi. Ayakkabılarını çıkarmadan evlerinin içine girerlermiş. Pis gavurlar!..
Ayağımdaki lastik ayakkabılarımı çıkardım, içeri girdim.
Ermenek'teki kömür ocağı faciasında çocuğu ölen, Recep amcanın ayakkabılarının aynısını giyerdim. Ama benim ayakkabılarım onun ki gibi delik deşik değildi. Bir, bilemedin en fazla iki yırtığı olurdu. Daha eskidi mi, paraya kıyar yenisini alırdık.
Herkesin bir onuru, gururu vardı!.. Böyle durumlarda hassas olmak gerekirdi!.. "Dost başa, düşman ayağa bakar," demişlerdi!..
(Devamı yarın)

YAVUZ ELBİRLER

14 Ağustos 2016 Pazar | 586 Okunma

Site'de Ara

Köşe Yazarları

  • Popüler

  • En Son

  • Yorumlar

LİDER BOMBA GİBİ GELİYOR
GÜNDEM
Spor Toto 3.Lig 1.Grup'ta açık ara liderliğini sürdüren Manisa Büyükşehir Belediyespor yarın oynanacak Yomraspor maçına kitlendi.
19.1.2018

44

KANUNLARA UYMAYAN İŞYERLERİNE CEZA YAĞDI
GÜNDEM
Manisa Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü 2018 yılının ilk İl İstihdam ve Mesleki Eğitim Kurulu Toplantısı yapıldı
19.1.2018

33

CHP'Lİ BALABAN SARIGÖL'DE KONUŞTU
SIYASET
Manisa'nın Sarıgöl ilçesini ziyaret eden CHP Manisa İl Başkanı Semih Balaban, teşkilatıyla bir araya gelerek seçim çalışmalarına başladı.
19.1.2018

34

Content 2

Anket

Manisa Olay Gazetesi'nin yeni web sitesini beğendiniz mi?
Çok beğendim
Beğendim
Beğenmedim
Hiç beğenmedim
cengiz ergün
manisa haberleri
manisa büyükşehir belediyesi
manisa'da kavga
manisa seçim sonuçları
cengiz ergün
manisa haberleri
manisa büyükşehir belediyesi
manisa'da kavga
manisa seçim sonuçları
cengiz ergün
manisa haberleri
manisa büyükşehir belediyesi

Künye      Reklam      İletişim      Yasal Uyarılar     

© Copyright 2015 Manisa Olay Gazetesi
Metinleri ve görsellerin izinsiz kullanılması yasaktır.

Tasarım & Uygulama : LMD Networks